FLAŞ HABER:
Ana Sayfa Haber 8 Temmuz 2024 27 Görüntüleme

ÇÖPTEN FISTIKLAR

Ne zaman kavrulmuş kabuklu fıstık yesem, aklıma ilkokul birinci sınıfta öğretmenimizin sobanın üzerinde kavurup yediği fıstıklar gelir.
O zamanlarda her köyde bir okul, her okulunda bir lojmanı vardı. O köyde kaç öğrenci olursa olsun o köye bir öğretmen atanırdı. Okulumuzun küçük bir öğretmen odası, kocaman bir sınıfı vardı ve o sınıfta 5 sınıf aynı anda eğitim görürdü. Bir sınıf başka bir ders işlerken, öbür sınıflar ya kitap okur ya da resim dersi işlerdi. Yani o öğretmen beş sınıfı birden okuturdu.
O gün bütün sınıflar, resim dersi mi yapıyordu tam olarak bilmiyorum, ama yanımda oturan arkadaşım Nuray çok güzel resim yapardı. Ben onun yaptığı resme bakar hayranlıkla onu izlerdim. O sırada Duran öğretmenim, “kızım sen neden yapmıyorsun” diye sorunca biraz çekindim ama yine de, “ben resim yapmayı bilmiyorum öğretmenim” diye söyledim. Tekrar öğretmenim, “o zaman arkadaşına bakarak öğrenebilirsin” diye söyleyince arkadaşımın yaptığı resme bakarak yapmaya çalıştım. Arkadaşım, saçları beline kadar inen uzun boylu bir kız resmi çizmişti. Kız hafif eğilmiş elindeki bir demet gülü karşısında duran kahverengi takım elbiseli ve kravatlı bir gence uzatıyordu. Hala o gün gibi aklımda resim. Ben bir öğretmene bir de resme baktım. Öğretmenimin üzerinde kahverengi bir takım elbise, içinde yine kahverengi bir gömlek ve siyah boyunbağı takmıştı. Kış günü olsa gerek ki gürül gürül soba yanıyor, Duran öğretmenim onun üzerinde kabuklu fıstıkları kavuruyordu. Bende arkadaşımın yaptığı kız resmine bakarak bir kız resmi çizmeye çalıştım. Sonra sobanın resmini ve üstünde pişen fıstıkları çizmeye çabaladım. Ne kadar yapmaya çalışsam da arkadaşım kadar güzel bir resim çizemedim tabii. Sonuçta resim yapmak bir dersti ve bir şeyler yapmak zorundaydım. Çizdiğim resimler o kadar kötü görünüyordu ki öğretmenimin baktığında bile güldüğünü hatırlıyorum. Şimdi ne zaman fıstık yesem o gün ki çizdiğim çöpten kız ve sobanın üzerindeki çöpten fıstıklar gelir aklıma ve gülerim. Herhalde öğretmenim benim resim konusunda ne kadar yeteneksiz olduğumu görmüş olmalıydı. Hala o dönemlerden kalma resim yapma becerim değişmedi ama çöpten fıstıklar çizmeyi çok başarılı yapabiliyorum. İyi ki o gün zil çalma sırası bendeydi ki öretmenim seslenince koşarak zili çaldım da biraz kendime geldim.
O zamanlar ders saati bittiğinde zilleri her gün bir öğrenci çalardı. Temizliğimizi kendimiz yapar, okulumuzu kendimiz yıkardık. İki kişilik tahta sıralarda oturur kendi sobamızı kendimiz yakardık, yani köyümüzün efendisiydik. Hepimizin bir amacı geleceğe dair umudu vardı. Kara tahtamızda tebeşir kullanır, kenarlarına asılan fişlerden yeni yerler keşfetmesek de yeni yeni okumanın mutluluğunu yaşardık. Teneffüs zili çalar çalmaz bahçeye koşar ip atlar, yakar top oynar, öğle saatinde de evlerimize gider karnımızı orada doyururduk. Dönüşte ceplerimize fıstık, ceviz, kavurga, üzüm gibi yiyecekler koyar ara teneffüslerde o yiyecekleri atıştırırdık. Bayramlarda okulumuzun pencerelerini, kocaman ahşap kapılarını ve sınıfımızın içini; bahçemizde yetişen renk renk güllerle süsleyip çiçek bahçesine çevirirdik. Her yer mis gibi buram buram çiçek kokardı. Öğretmenimizin hazırladığı ve bizlerin oynadığı piyesleri ezberler ailemize gösteriler yapardık.
Ne güzel günlermiş o günler demeden edemiyorum. İnsanın ruhunu besleyen, dünyamızı, çevremizi aydınlatan o güzelim yuvalar şimdi bir harabeye dönüştü ve eski köyün neşesi de bayramı da kalmadı. Bizler üreten, ürettiklerini paylaşan neslin çocuklarıyız. Kölelikten efendiliğe adım adım ileriye değil geriye, yani kapitalist sistemin boyunduruğuna takıldık. Şimdi ne köy var gidilecek ne de okul var fıstık yiyecek, her şeyimiz dışarıdan geliyor. Kendi ürettiğimiz ürünler bile doğal değil artık. Köylünün geçim kaynağı olan tarım ve hayvancılığı da yok edince köy köy olmaktan çıktı. Dolayısıyla köylü kendi ürettikleri ürünlerle geçimlerini sağlayamadıkları gibi birde ürettiklerinin geliriyle çocuklarını okutamayınca köylerini terk ederek şehirlerde aradı çareyi.
Oysa Cumhuriyet döneminde başlatılan ve en önemli hedeflerinden daha doğrusu en önemli projelerinden biriydi, köylerin gelişmesine katkı olsun, okul çağındaki tüm bireylerin okumasını sağlamak. Hatta okuma yazma bilmeyen tüm halka da okuma-yazma seferberliği düzenlenmiş kurslar açılmıştı. O okullar ve lojmanlar yapımında muhakkak her köylünün imece usulüyle katkısı olmuştur. O emeğinin karşılığını belki o zaman hiç düşünmedi ama bugün birçok çocuk okuyarak birey olma yolunda adımlarını daha sağlam temeller üzerine kurdu.
Gelgelelim bugün baktığımızda daha üst seviyede olması gerekirken köylerin hali perişan. Okuyan gitti okuyan gitti ama dönüşleri sağlanmadı. Çünkü o okulları kapatıp taşımalı eğitim sistemine çevirdiler. Anne babalar yeter ki çocuklarım okusun adam olsunlar, sevgimizden mahrum kalmasınlar diye çocukların yanına taşındılar. Oysa ne demişti Mustafa Kemal Atatürk “Köylü milletin efendisidir.” Toprağını işleyen, ülkesini tarım ülkesi haline getirmeyi hedefleyen ve kendi ürettikleriyle yaşamını sürdüren bir halkın kısacası Atatürk’ün mirasına sahip çıkmayarak hem halkımıza hem de köylüyü perişan hale getirdik. Bugün birçok köy okulu harabeye dönüşmüş olmakla birlikte köyde yaşayan insan bile kalmadı neredeyse, hiç biri üretici durumda değil tüketici konumuna gelmiş durumda.

Tema Tasarım | Osgaka.com